Hikayeler

Hoşgeldiniz!

Canımız Sokakta: Hollaback! İstanbul’a hoşgeldiniz!

Bizim için önem taşıyan iki kabulümüz var:

1-  Yaşına, cinsiyetine, cinsel yönelimlerine veya giyim kuşamına bakılmaksızın her kişinin korkmadan, fiziksel ve sözlü de dahil olmak üzere herhangi bir şekilde tacize uğramadan sokaklarda yürüme özgürlüğüne sahiptir ve bu, temel bir insanlık hakkıdır.

İnsanlar eşya değildir.

Sokak tacizi, insanlara, bilhassa da kadınlara “Eşya muamelesi yapmak” demektir.

2- Süregelen sokak tacizi olaylarına son vermek mümkündür. Günümüz mobil teknolojilerinin  sağladığı erişilebilirlik, herkesin taciz anını, olay sırasında çektikleri fotoğrafları ve hatta videoları paylaşmasına imkan vermektedir.

Bu imkanın sağladığı koşullar, taciz mağdurları ve karşıtlarının, -erkek ve kadın fark etmeksizin- önayak olmasıyla, kitle kaynaklı bir değişime imkan tanıyabilir.

Verdiğimiz mesajlarla sessizliği kırabilir ve tacizin kabul edilemez bir davranış olduğu fikrini yayabiliriz.

Canımız Sokakta: Hollaback! İstanbul, tacizle savaşmak için hem sanal ortamda hem de gerçek hayatta, içinde yer alan herkesin bir parçası olabileceği bir topluluk kurmaktadır.

Canımız Sokakta: Hollaback! İstanbul, sokak taciziyle ilgili her konuyu paylaşabileceğiniz, tavsiye verebileceğiniz, ihtiyacı olan mağdurlara destek olabileceğiniz ve yeni bilgilere ulaşabileceğiniz bir platform olma hedefindedir.
Lütfen amacımıza ve hareketimize destek olun.

İlk adım olarak, daha önce paylaşılmış olan hikayeleri inceleyebilir, kaynaklarımıza göz atabilir ve kendi hikayelerinizi paylaşarak farkındalık oluşturmamıza yardımcı olabilirsiniz.

Sizlerin de yardımıyla, sokak tacizini durdurmaya gücümüz var!

2c yorum
Makaleler

Boşanma Patlaması

Nihan Güneli – Canımız Sokakta!: Hollaback! Istanbul kurucu üyesi ve avukatı

İnanılması güç bir rekora imza atarak geçen yaz tam 17 düğüne gittim. Saymadım ama herhalde son 5 senede gittiğim düğün sayısı 50’yi geçmiştir. Neler olmadı ki bu beş senede: Kır düğünü de gördüm, kış düğünü de; çeyreğimi teknede de taktım, nikah salonunda da; morali çok bozuk gelin ve damatlar da gördüm, çok eğlenmekten düğününü pek hatırlamayacak olanları da. Düğünler insanın ufkunu açıyor. Çok çeşitli olaylara şahit oldum; mesela tam ‘evet’ denmeden önce kavga eden dünürleri de gördü bu gözler, mikrofonu kapan gelinin damadın gözlerinin içine en romantik haliyle bakarak ‘Kimler geldi, hayatımdan kimler geçti’ diye şarkı söylemesine ve daha da iyisi gelin bu şarkıyı söylerken nemli gözleriyle birbirlerine gururla bakan dünürlere de şahit oldu. Türkçe versiyonunu Ajda Pekkan’ın ‘Bambaşka Biri’ ismiyle icra ettiği, orijinalinin adı ‘I Will Survive’ olan ve bugüne kadar yazılmış şarkılar arasında ‘terk edildim, ama asla yıkılmadım’ hissiyatını en iyi veren, terk edilen hemen her kadının en az bir kere gururla ve muhtemelen ağlayarak söylediği şarkı düğünde çalınır mı? Çalınıyor. Hem çalınıyor, hem bu şarkının bir düğünde çalınmasını (sanıyorum benden başka) hiç kimse garipsemiyor, hem de düğün davetlileri bu şarkıda tepine tepine dans etmeyi adeta bir görev gibi icra ediyor. Ankara’nın Bağları, saten sandalye kıyafetleri, terleyen takım elbiseli erkekler ve makyajı akmış abiye elbiseli kocaman topuzlu kadınlar ve muhtemelen düğünden sonra çok uzun bir süre kimseyle öpüşmek istemeyecek olan gelinle damat… İşte bunlar, bir düğünün olmazsa olmazları. Fakat yakın zamanda katıldığım düğünlerle başlayan evliliklerin bunlardan başka bir ortak noktaları daha var: Boşanma.
Boşanıyorlar efendim, durduramıyoruz. Önceleri acaba ben mi kötü şans getiriyorum da bu insanlar hemen boşanıyorlar diye düşünüyordum. Fakat bir sebepten katılamadığım düğünlerin sahipleri de boşanmaya başlayınca sorunun benden kaynaklanmadığından emin oldum. Boşanma oranları bu kadar artınca insan ister istemez soruyor: Peki ama neden?

BOŞANMA MECLİSİN DİKKATİNİ ÇEKTİ

Aile sonuçta bir toplumun çekirdeğini oluşturan en küçük sosyal birimi. Ailelerin bu kadar hızlı ve çok dağılıyor olması yalnızca benim değil, meclisin de dikkatini çekmiş olacak ki, geçtiğimiz hafta AKP, Meclis Başkanlığı’na bir araştırma önergesi sundu. 2014 yılında yüzde 4.5 artan boşanmaların araştırılması ve gereken tedbirlerin alınmasının istendiği önergeye muhalefet partilerinden de hızlıca kontra-önergeler gelince Meclis açılmasını takiben ilk olarak boşanmaları ele aldı ve iki gün süren çalışmalardan sonra, boşanma olaylarını araştıracak bir komisyonun kurulması karara bağlandı. Böylece yeni meclisin ilk komisyonu Boşanma Komisyonu oldu.

EVLİLİK MÜESSESİNİ DİRİ TUTMAK!

AKP’nin talebi, ‘evlilik müessesini diri tutmak’, ‘boşanma olaylarından en çok zarar gören çocukların anne ve baba sevgisinden mahrum kalmamasını sağlamak’, ‘ailenin huzur ve birliğini sağlamak’. Seçimden önce evlilik vadeden bir partinin evlilik müessesini diri tutmak için ne yapacağını inanın çok merak ediyorum, ama sormaya da korkuyorum.
Doğrusunu söylemek gerekirse, evlilik benim de çok önemsediğim bir kurum. 30 senedir çok mutlu bir evlilikleri olan, her fırsatta birbirlerini ne kadar sevdiklerini söylemekten çekinmeyen, birbirlerine hâlâ ‘sevgili eşim’ diye seslenen bir anne ve bir babaya sahip olduğum için hakikaten çok şanslı ve çok da mutluyum. Ama boşananlar o kadar kalabalık ki, bizimkiler biraz kelaynak misali; mesela ben boşanmayayım diye evlenmiyorum.

MAKYAJLI OLSUN EVİ TEMİZLESİN BÖREK YAPSIN

Sayı çok fazla olunca, Boşanma Komisyonu’nun bulacağı sonuçların ne olacağı da kafamı kurcalamıyor değil. Ülkemiz, yaşam standartlarının oldukça düşük olmasına rağmen kişisel beklentilerin aşırı yüksek olduğu bir ülkeye dönüştü. Televizyonda gördükleri hayatı elde etmek için çalışan insanlarla birlikte yaşıyoruz. Erkekler televizyonda gördükleri kadınları istiyor; istiyorlar ki sabah yataktan saçı başı yapılı, makyajlı, bakımlı çıkılsın; günün ortalama 2 saatini yolda, 9 saatini çalışarak geçiren kadın yine de en az ev hanımı annesi kadar ev işi yapsın, ortalığı toplasın, yemek yapsın, bulaşık yıkasın, hizmet etsin. Kadınlar televizyonda gördükleri erkekleri istiyor; hem yakışıklı olsun, hem parası olsun, hem şefkatli olsun, hem ev işlerinde karısına yardım etsin, hem eli açık, cömert olsun, hem para biriktirebilsin.

MAHALLE BASKISI İLE EVLENME

Şimdi size hayati bir bilgi vereceğim: Televizyonda gördükleriniz gerçek değil. Kimse o şekilde yaşamıyor. Onların hepsi kurgu, hikaye hepsi. Garip, ama bunun farkında olan insan sayısı ülkemizde özellikle son dönemde oldukça azaldı. İnsanlar beklentileri karşılayamayan, hatta asla karşılayamayacak olan insanlarla, sırf yaşım geldi, ailem karar verdi, çocuk yapmam lazım, mutlaka evlenmem lazım, elalem ne der diyerek evlenince, o evlilikler bitiyor işte. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan, ama parça parça da değil, bir bütün olarak tatmin olamıyor, nefret ediyor, hatta tiksiniyor. Sonra? Sonra çocuk yapmadılarsa hemen boşanıyorlar. Çocuk yaptılarsa, o zaman hayatı birbirlerine zehir ederek çocuğa da farkında olarak ya da olmayarak eziyet ederek yaşayıp gidiyorlar.

SENE 2015 AYNI ŞEYİ KONUŞUYORUZ

Filozof ve matematikçi olan Bertrand Russell, 1923 yılında yazdığı Evlilik ve Ahlak kitabının 10. bölümünde şöyle der: “Kadınların özgürlüklerini kazanmaları evliliği birçok yönden daha da güçleştirdi. Eskiden kadın kendisini kocasına tabi kılardı ama koca karısına bağlı olmak zorunda değildi. Bugünse birçok kadın, kadın haklarından kalkınarak kendilerini kocalarına tabi kılmayı istememektedirler. Hâlâ eski hakimiyetlerinin özlemini çeken erkeklerse, bu duruma uyum göstermek için ortada bir neden görmemektedirler.” Sene 2015, hâlâ aynı şeyi konuşuyor olmak ne de garip şey. Oysa 92 yıl önce yazılmış, üstelik 1983 yılında da Türkçe’ye çevrilmiş bir kitapta bugün hakkında komisyon kurulan bir konu tartışılmış.
Peki ne yapmalı? Nasıl bir çözüm bulacağız ve boşanmalar azalacak? Yine Bertrand Russell’dan bir çözümle bitiriyorum, bence üzerine bir kelime daha etmeye gerek olmayacak kadar açık:
“Uygar kadın ve erkeğin evlilikte mutluluk bulması mümkündür. Her iki tarafta da tam anlamıyla bir eşitlik duygusu bulunmalı, karşılıklı özgürlüklere bir sınır getirilmemeli ve değer ölçülerine bakışta belli bir paralellik bulunmalıdır. Tüm bunlar yerine getirilirse evliliğin iki insan arasında kurulabilecek en önemli ilişki olduğuna inanıyorum. Bugüne kadar bunun farkedilmemesinin nedeni karı ve kocanın kendilerini birbirlerinin polisi olarak görmeleridir. Eğer evliliğin gerekleri yerine getirilmek isteniyorsa, kocaların ve karıların, kendi özel yaşamlarında özgür olmaları zorunludur.”
Seviyorsanız gidin evlenin bence; birbirinizin polisi olmayın yeter.

 

Bu yazının orijinali 13.12.2015 tarihinde Evrensel Gazetesi‘nde yer almıştır

Yorum yok
Bizden, Sizden

Keywords for non-Turkish speakers

Dear friends, who do not speak Turkish, harassment is never okay, but when you do not speak the language, it might be even more frustrating.
Here are some keywords and their translations that you might find useful.

canımız sokakta - what to do

Yorum yok
Hikayeler

Değer Verilmeyen İnsan’ın Hikayesi…

Merhabalar.

Kadınlara yaşatılan acılar, onları seks objesi olarak gören bütün erkeklerden gerçekten nefret ettiğimi ilk önce dile getirmek istiyorum.
Her kadın mutlu aile hayatı kurmak, çevresinin onlara karşı kötü gözle bakmamasını ister. Sevilmek ve sayılmak ister. Değer verilmesini ister kendine. Aşk hayatının sansasyonel gitmemesini ister. Ben de bunun için çabalardım, ama artık durdum. İstemiyorum. Her şeyden bıktım. Bunaldım. Belki tacize uğradım, belki uğramadım gözünüzde. Ama bunu anlatmak istedim, çünkü hiç iyi değilim.

Yaşadığım olay o kadar kötü etkiledi ki beni, psikolojim inanılmaz bozuk.

Bunu yapan kişi “Kadınların acı yaşamasını ve kadınların tacize uğramaması için kendini sempozyumlara ve faaliyet gösteren topluluklara” destek verdiğini belirten adamın teki!

Buna inanarak sosyal medya üzerinden tanıştıktan sonra buluşmaya karar verdik. Adam o kadar akıllı konuşuyor ki, erkeklere karşı güvenimin o denli yitirdiğimi belirtmeme rağmen; bana ondan korkmamamı ve onun da gönüllü bir birey olduğunu belirtti her dakika.
Ben salak ve saf, artık darbe yemekten iflahı kurumuş ben! onu dinledim ve sahil kenarında bir içkili mekanda alkol aldık. Bilmediğim bir içkiyi bunu içelim, çok iyi diyerek içirmesi sonucu sarhoş oldum.

Kendisi buralara yakın olduğu ve yürüyüş yaparak açılabileceğimi belirterek beni kolumdan tutup yürüttü. Hemen 10 mt ileride arabası olduğunu ve beni olduğum yerde bekleterek arabasını almaya gitti. Tepki veremiyordum. Arabasına bindirip, hiç bilmediğim ıssız ve karanlık yollardan manzarası olan bir yere çıkarttı. Burada konuştu ve beni de konuşturmaya çalıştı.

Aşktan ve kendi yaşamak istediklerinden bahsettikten sonra, bana o cümleyi söyledi. “Senden gerçekten hoşlandım. Eğer hoşlanmasaydım, etkilenmeseydim, şu an buraya gelmek için zamanımı harcamazdım. Ben uzun süreli ilişki arayan ve aşk yaşamak isteyen biriyim. Sen o kişisin ve ortak yönümüz o kadar çok ki, hayatında hep kalmak istiyorum.” diyerek konuşmaya başladı ve bir çoğunu hatırlayamadığım…

Sonra bana uzun uzun bakıp, beni öpmeye kalktı ve geri çekildim. Bunları isteyemeyecek kadar doluydum. Kötü oldum. Ben cinselliğe doğmuş bir adamım diyerek beni o an kandırdı ve rahat olalım diye başka yere götürdü. Tepki veremedim, dur diyemedim. Ondan sonra olanları yazamıyorum, ellerim engel oluyor..

Ben o gün saat kaç oldu farkında bile değilim ve eve geç kaldım. Ailemden inanılmaz tepki aldım, ki zaten onlarda bile bıkmıştım. 26 yaşındaki bir bayana (bana!) saygı duymayan ve engeller koyan geri kafalı ailem.. Eve gittiğimde bana sosyal medyadaki hesabını sileceğini ve benimle mutlu olduğunu, benden inanılmaz hoşlandığını ve hayatında bana yer vereceğini belirtti. İstediğim buydu. Ama güvenemedim, içim çok tuhaftı. İnanmak istemiyordum, ama inanmaya çalışıyordum. Çünkü insanları kırmak istemeyen, karşımdaki insanlara değer veren biriyim.

Günler sonrasında ona karşı bir şey hissettiğimde, bunu çok net belirttim. Bana kalktı ve “Ben senin aradığın, ilişki isteyen ve aşk arayan biri değilim. Ben sadece cinselliği yaşayabileceğim ve benimle takılan bir insan arıyorum.” dedi! Bunu bana günler sonra söyledi! Ne değişti? Benimle bir çok şeyi yaşamak için bana hep güzel cümleler kurdu ve sonra ben yanaşmayınca, konuyu aşka doğru itince ben yapamam, edemem dedi.

Ben cinselliğe doydum, ben aşk arıyorum diyen adamın; kadınları bu şekilde tavladığını ve sevgili olmadan cinselliği yaşamak istemeyen kadınlarla, kendisiyle sevgili imajı verip bir şeyler yaşamak isteyen adamı anlattım size..

İşin en ilginç yanı, bu adam “Kadınlar tacize uğramasın diye size destek veren adam. Annesi ve kız kardeşi olan” bir insan! İnsan diyemiyorum buna ve beni 4 günde hayattan soğuttu.

Bana ümitler verip zor anımda yanımda bir anda beliren ve istediğini aldıktan sonra saçma salak nedenlerle terk eden bir erkek profili anlattım size.

O da burada ve umarım bu yazdıklarımı okuduktan sonra bunları bana yaşatanın kendisi olduğunu anlar.
O kadar kötü şeyler yaşadım ki, sadece mutlu olmak istedim. Her şey güzel ilerlesin, sorun olmasın. Ama battım, batırıldım. Psikolojim iyice bozuldu ve intihar etmeyi dahi düşünüyorum.

Umarım mutludur. Bir kadını daha hemcinslerinden soğuttu ve iş hayatından, günlük hayatına tedirgin bir şekilde ve korunmasız olduğunu bana tekrar gösterdi.

Böyle insanlardan nefret ediyorum!

Yorum yok
Makaleler

25 KASIMLAR, VERILEN MÜCADELELER…

Ece Başay – Canımız Sokakta!: Hollaback! Istanbul üyesi 

Bugün 25 Kasım 2015. Birleşmiş Milletler tarafından Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak belirlenmiş, özellikle Türkiye gibi kadına yönelik şiddetin hayatın her alanına yayılmış olduğu ülkelerde ciddi anlamda üzerinde düşünülmesi gereken bir gün.

25 Kasım bir mücadele günü olarak belirlenmiş olsa da, bugün de geri kalan her gün gibi gazete ve televizyonlarda kadınların verdiği mücadelelerden bahseden yazılar/haberler görmek oldukça güç. Ancak kadınların mücadelelerinin görülmüyor, duyulmuyor olması, medyanın üç maymunu oynaması, bu mücadelelerin yaşanmadığı anlamına gelmiyor!

Evet, bu ülkede doğmuş kadınlar olarak bizim için yaşanması gerçekten de zor olan topraklarda var olmak için çabalıyoruz. Ama bu demek değildir ki biz aciz ve yoksun bir grubuz. Aksine, önümüze çıkarılan her türlü engele rağmen canla başla çalışan, yılmayan ve hayatı daha güzel bir hale getirmeye çalışan insanlarız. Ve ben bu zor günlerde dört bir yanımızı savaş çığlıkları bürümüşken, bu güzel insanlardan bahsetmek istiyorum biraz, bir parça olsun umut dolabilelim diye.

Savaşlar ve Kadınlar

Birleşmiş Milletlerin verilerine göre, savaşların sonuçlarını en ağır yaşayan grupların başında kadınlar geliyor. Hiçbir parçası olmak istemedikleri bir yıkımın ardında kalan ve çok zor hayatlar yaşamaya mahkum bırakılan insanlar olarak hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Bu ülkenin içinde — özellikle doğusunda — yaşayan kadınların da durumu dünyanın diğer savaş bölgelerindeki kadınlardan farklı değil. Ancak, bize sunulan pasif ve çaresiz kadın figürünün aksine, kadınlar aktif bir şekilde savaşa ve savaşın kadınları maruz bıraktığı şiddet ortamına karşı büyük bir cesaretle mücadele veriyorlar. Bu mücadelenin en önemli sembollerinden biri Barış için Kadın Girişimi. 2009’dan beri barış için çözümler üretiyor, barışa yönelik bir dil geliştirmeye çabalıyorlar. Dinlemek isterseniz, anlatacak çok şeyleri var…

Kadın Katliamlarına Ses Çıkaranlar

Bu ülkede neredeyse her gün bir kadın ölüyor, katlediliyor. Durum öyle normalleşti ki canı sıkılıp da karısını ya da kız arkadaşını öldüren insanlar hak ettikleri cezaları almaya yaklaştıklarında şaşırır olduk. Ancak sanmayın ki bu durum kadınların kabullenmişliği ve acizliğinden kaynaklanıyor. Aksine, bu durum kadınların her gün bu uğurda çabalamaları, ses çıkarmaları ve direnmelerine rağmen devam ediyor.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu kadın cinayetlerini durdurmak ve kadınların şiddetten korunmasını sağlamak için 2010 yılından beri durmadan çalışıyor. Eylemler düzenleyen, çözüm önerileri getiren ve bu çözüm önerileriyle her fırsatta meclisin kapısını çalmaya çalışan Platform bugüne kadar pek çok katledilen kadının davasını takip etti, yasaların uygulanabilmesi için elinden geleni yaptı. Bugün,  Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi pek çok sivil toplum kuruluşu var. Ve bu sivil toplum kuruluşlarında kadınlar her gün, her saniye çalışıyor. Eğer bu toplum daha iyiye, daha güzele doğru yol alamıyorsa bu belki de biz haklarımızı arayamadığımızdan değil, erkek egemen toplum rahatını bozup uçkurundan elini çekmek istemediğinden oluyordur, ne dersiniz?

Tacizin 50 Tonu

Tacizin pek çok çeşidi var. Biz bu ülkede, sosyal medya şifrelerini istemeyi, karılarımızın maaşlarına el koymayı ya da onlara “ben sana güveniyorum; ama çevreye güvenmiyorum”, “arkadaşlarınla görüşmesen ne olur? ben seni kimseyle paylaşmak istemiyorum…” kıvamında “bol sevgi” içerikli psikolojik ve ekonomik tacizleri “sevdiği kadını korumak, kollamak” olarak tanımlıyoruz. Ya da yine sosyal medyada mesaj attığımız kadın istemediğini belirttiğinde onu “orospu” olarak betimlemenin kadın için hak edilmiş bir sıfat olduğunu söylüyoruz. Yolda yürüyen bir kadını takip etmeyi, öpücük atmayı, kadını ellemeyi, sıkıştırmayı iltifat sayıyor, üzerine bir de “ben ne yanlış yaptım ki?” diye şaşırdığımıza şaşırmıyoruz.

Bunları yaptığımız yetmezmiş gibi bir de tacize uğrayan kadına “ama sen de…” diye başlayan sayısız suçlama yöneltiyoruz.

Bu ülkenin kadınları olarak daha tacizin ne olduğunu bile anlayamadığımız yaşlarda bu hak ihlaliyle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Ama sanmayın ki bu durumu kanıksadığımızdan sessizliğimiz. Umarım bu satırları okuyan hiçbir erkeğin başına gelmez ve anlayamaz tacizin ne olduğunu. Bir daha o sokaktan aynı huzur ve mutlulukla geçememenin, karşındaki insana güvenememenin, eskisi gibi gülümseyememenin ne olduğunu hiçbir zaman tatmazsınız umarım.

Oturduğunuz rahat koltuklardan çok ufak bir hayat gerçeği olarak görünebilir taciz. Ancak sanıldığı kadar ufak değildir ve bir halkın tacize verdiği tepki, tecavüze, ölümlere ve eşitsizliklere nasıl tepki vereceğinin de sinyallerini verir.

Bu algı değişebilsin diye çalışan kuruluşlardan bir tanesi Canımız Sokakta. Her türlü tacize karşı, özellikle genç nesil ile 2011’den beri çalışıyor, tacizi daha konuşulur bir kavram haline getirmeye ve tacize yönelik algıyı değiştirmeye çabalıyor, taciz mağdurlarının davalarına bakıyor, onlara suçun onlarda olmadığını hatırlatmaya çalışıyorlar.

Sesimizi Duyan Var mı?

Biz her gün konuşuyor, her gün çalışıyor ve her gün mücadele ediyoruz. Belki siz de bu 25 Kasım’dan başlayarak sesimizi duymak için ufak bir çaba göstermek ister, kadınların nasıl mücadeleler verdiğine kulak verirsiniz.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün anlamlı geçmesi dileğiyle…

 

** Bu yazının orijinali Domtis Blog adlı web sitesinde yayınlanmıştır. (https://domtis.wordpress.com/category/juicy-juice/)

Yorum yok
Hikayeler

Elif’in Hikayesi

Bu olay basima geldiğinde 14 yasindaydim kadikoye basketbol kursuna gidiyordum otobuse bindim oturdum sonra yaslilar binmeye basladim bende hemen yer verdim geldi bi yasli adam yanimda bana bakiyor ama sonucta yasli ya torununa benzetiyordur vs dusundum neyse otobus kalabaliklasti arkamda bi agirlik hissettim nasil icime kor dustu anlatamam acaba benmi yanlis hissediyorum sonucta yasli vs diye 14 yasindayim ya 14 spordan cikmisim terli bir sekilde ustumde esortman hicbir arzuluk durumda yoktuki neyse ensonunda adam ellerini belime bagladi arkakan bende yeter artik dur artik diye aglayip uzaklastim adamda tabiki savunmaya gecti olurmu yavrum ben sana napiyim gibilerinden bende kadikoyden beri durmadin vsvs diye otobusdekilerde indirin su adamı vs diye bagirdilar goztepe de indi.ailemede anlatamamistim

Yorum yok
Hikayeler

Mete’nin Hikayesi

Her sabah olduğu gibi yine okula gidiyorduk 3 arkadaş otobüsle. Arka taraflardaydik. Tam önümüzde 24-25 yaşlarında bi bayan hemen arkasında 35-40 yaş arası bi şerefsiz. Eliyle taciz ediyor yetmemiş gibi birde yaslaniyordu. Ben kalktım yer verdim. Adam bu sefer ablanin oturduğu yere yaklaşmaya çalışıyordu. Içimden dedim yapıştır bi tane ama yapmadım ve dönerek ‘usta ayıp oluyor’ dedim sessizce. Adam sanki normal bir şeymiş gibi ‘sen karışma’ dedi. Ben iyice sinir oldum ve ‘bak seni rezil ederim adam dedim’. Korkmuş olacak ki kapının yanına gitti ve birkaç durak sonra indi. Abla da inerken sessizce teşekkür edip tebessüm etti. Bu olaydan sonra resmen erkek olmaktan utandım. Seref namus kalmamış insanlarda.

Yorum yok
Hikayeler

Ayşe’nin Hikayesi

2014 yazinda annemle gorusmek icin Konya’ya gitmistim. Kendisi Meram semtinde oturuyor ve Konya’yi bilenler bilir, gayet nezih ve duzgun bir semttir Konya icin. Annemin iste oldugu bir gun oglen saatlerinde hem hava almak hem de markete ugramak icin disari cikmistim. Evin cok yakinindaki bir markette isimi hallettikten sonra sokakta yurumeye basladim. Karsidan bir adam geliyordu ve bana baktigini fark ettim, orali olmadim cunku basima bela almak istemiyordum. Bir anda bana dogru yoneldi ve sag gogsumu avucladi. O an sadece donup kaldim cunku oglen vakti sokak ortasinda basima boyle bir seyin gelebileceginin farkinda degildim, agzimi acip bagirabilirdim ama hicbir sey yapamadim, tek yaptigim adamin eline vurmak ve kafam karismis bir halde kendimi geri cekmek oldu. Kendisi yaptiginin ayirdinda degilmis gibi yoluna devam etti. Bense etrafta goren biri, yardimci olabilecek biri var mi diye baktim ama kimse yoktu. Kendimi kucuk dusurulmus ve utanc duymus bir halde hickiriklara bogulmus buldum. Simdi dusunuyorum da kendimi utanmis hissetmem icin hicbir sebep yok, orada hakkimi aramaliydim ve sesimi cikarmaliydim. O olayin psikolojisi cok farkli gercekten basima gelmeden anlayamadim, tek dilegim bir daha boyle bir olayda karsimdaki kisinin haddini bildirebilirim umarim.

Yorum yok
Bizden, Sizden

TDK Kadınları Neden Sevmiyor

Nihan Güneli, Canımız Sokakta: Hollaback Istanbul kurucu üyesi ve avukatı

– Avukat hanım, müsait misiniz?”

Her gün defalarca duyduğum bu soruya, Türk Dil Kurumu’na göre anlatılmak istenenin farklı olduğunu bilsem belki de her seferinde müsait olduğumu belirtmezdim. Zira TDK’ya göre müsait, “Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” demekmiş. Sanki kadınlar kendi kendileriyle flört ediyorlarmış gibi ya da sabit durup birisinin kendileriyle gelip flört etmelerini bekliyorlarmış gibi… Neyse.

Son günlerde patlayan bu “müsait” furyasına bazılarımız hakikaten çok sinirlendi. İmza kampanyaları başlatıldı*, insanlar konuştukça konuştular, geyik yapanlar bir tarafta, troll arkadaşlar lugatlarına hiç bilmedikleri anlamıyla bu yeni kelimenin katılmasını kutluyorlar falan. Bir taraftan da TDK açıklama yapıyor: “Aa vallahi hiç haberimiz yoktu!”

Bir milletin dilinden sorumlu kurumun yapmakla mükellef olduğu tek işten bu kadar bihaber olmasını kadrolaşmaya veya o kurumdaki bıyıklı sayısına bağlayacak değilim; çünkü bu yazının konusu kadrolaşma ya da devletimizin erkek çalıştırmaya teşne oluşu değil. TDK diyor ki özet olarak, bu kelimeyi sözlüğe bu manasıyla biz koymadık, bilmem kaç yılında bilmem kimler koymuşlar, bunun sorumlusu biz değiliz, biz de şimdi siz şimdi söyleyince farkettik ve dedik ki sözlüğü bir kere baştan sona okumak lazım. Gerçekten takdir ettim; fakat bir taraftan da merakımı kurcalayan bir husus var: TDK çalışanları ne iş yapıyor tam olarak?

“Bir yönden cinsiyet ayrımcılığı güden, bir yönden de bu anlamıyla kullanılışı neredeyse hiç bilinmeyen bu kelime, Türkçe Sözlük’ün yeni baskısında ve Genel Ağ ortamındaki kullanımlarında gerekli taramalar yapıldıktan sonra yeniden düzenlenecektir. Kamuoyunda tartışmalara sebep olan bu ve benzeri konularla ilgili TDK olarak çalışma yapılacak ve kamuoyuyla paylaşılacaktır.”, diyor TDK. Bu ve benzeri “konularla” diyor, “çalışma yapılacak”. Şunu açıkça söylemekte bir beis görmüyorum: Siz olayı hiç anlamamışsınız.

Bir kere ortada bir “konu” yok; bir meseleye, bir isyana, bir tepkiye sebep olan bir tanım var ve işin acı tarafı bu tanım TDK tarafından hep yapılıyor. Diyeceksiniz ki, bu Türkçe dilinin bir problemi değil mi? Öyle muhakkak. Türkçe dilinde “müsait” kelimesi belirtilen anlamıyla kullanılmışsa TDK ne yapsın, değil mi? Zaten sözlüklerin anlamı ve amacı, bir dilde bulunan bütün kelimeleri, bütün anlamlarıyla içermek değil midir? Bu soruların hepsine cevabım elbette ki evet. Evet, TDK müsait kelimesinin tanımı neyse, onu bulup yazmalı sözlüğe. Fakat TDK sözlükteki tanımları yapmasının yanında, örnek cümlelerle de ilgili tanımları daha anlaşılır kılmaya çalışıyor. Yani TDK tarafından belli kelime, deyim, atasözü, birleşik kelimelerin tanımlarının yapılmasının yanında, açıklamaları da birer cümleyle yapılıyor. İşte bu yüzden, sözlük biraz detaylı incelendiğinde insan delirecek gibi oluyor. Bazı kelimelerin açıklamalarında kadınlar aşağılanıyor, diğerlerinin örnek cümlelerinde. Hal böyle olunca da, “e canım, Türkçe işte böyle de bir dil” deme lüksü de kalmıyor.

Üstelik tek sorun kelime tanımları da değil. Mesela “gözünü açmak” deyimi, TDK tarafından “kadın(ın) ilk cinsel ilişkiyi o erkekle kurmuş olmak” olarak tanımlanıyor. Senelerdir tanımı konusunda yanıldığımız bir deyim! “Kadının fendi, erkeği yendi” atasözü ise, “kadınlar kurnazlıkta erkeklerden üstündürler” olarak tanımlanmış. Oysa “fendi” olarak ifade edilen bölüm kurnazlık ifade etmiyor olmamalı mıydı?! “Tarlayı düz al, kadını kız al” diye harika bir atasözü var mesela. Bu atasözünün kendini zaten yeterince anlattığını, okuyan her insanın ne anlatılmaya çalıştığını anlayacağını düşünüyorsunuz belki, ama TDK sizinle aynı fikirde değil belli ki; “tarla alacak kimse bayırdan, engebeli yerden değil, düz yerden almamalıdır, evlenecek erkek de dul kadın değil, kız almalıdır” diyor. Evet, cümlede bir yazım hatası yok, doğru okudunuz, TDK aynen böyle diyor. Açıklıyor TDK; evlenecek erkek diyor, dul kadın almamalıdır, kız almalıdır. Çünkü “kadını kız al” ifadesi yeterince açık değil TDK’ya göre, tanımlama gerektiriyor.

1779805_10153760448455344_1571333494_n

TDK’nın kadın kelimesini kapsayan içeriği o kadar geniş bir derya ki, araştırırken içinde kaybolmak, saatler geçirmek mümkün; öyle bir deniz. Üstelik bir noktadan sonra sinirlenmiyorsunuz da; o kadar sürreel. Bizden kadın olarak hep “müsait” olmamızı bekleyen, gel deyince gelmemizi, git deyince gitmemizi, doğur deyince 1 de değil, tam 3 tane doğurmamızı, evde oturup çocuk bakmamızı, bu işlerin hepsine sürekli olarak “müsait” olmamızı bekleyenlerin, “müsait” olanlarımızı kolayca flört edebilen, daha açık ifade ile kolayca elde edilebilen, yani “yollu” (bkz: TDK – Yollu) kadınlar olarak tanımlaması ne tatlı bir çelişkidir.

Bu noktada sorulması gereken soru tam da bu: TDK neden kadınları sevmiyor? Bu ülkede kadınları sevmeyen tek kurum TDK değil elbette. Bu soruyu tatlı bir naiflikle de sormuyorum üstelik, samimi bir soru. Cevap bekliyorum: TDK kadınları neden sevmiyor?

*Not: change.org’da bir kampanya başlatıldı bu konuda. Başlatılan kampanyayı genel hatlarıyla desteklemekle birlikte, kampanya konusunda da birkaç kelam etmek isterim. Sözlükler, bir dilde kullanılan kelimeleri ve bu kelimelerin anlamlarını içermek için varlar. Yani, bu kelime Türkçe’de kullanıldıysa veya kullanılıyorsa, bir sözlüğün o kelimeye kaba veya aşağılayıcı olduğu gerekçesiyle yer vermemesi bana kalırsa düşünülemez. Ancak bunun yerine, kampanyayı belki de, TDK’yı böyle tanımların ve ifadelerin yanına seksist olduğunu veya güncel durumda kullanılmadığını belirtmeye zorlayarak yürütmek daha mantıklı olabilir diye düşünüyorum. Yani sadece kelime sözlüğü değil, atasözü ve deyimler sözlükleri de elden geçirilip cinsiyetçi, ırkçı, kötü, kaba, aşağılayıcı ve dahi şu anda kullanılmayan sözcüklerin yanlarına belirli işaretlerin konulmasını talep etmenin daha etkili ve işlevsel olacağı kanaatindeyim.

 

Bu yazı ilk olarak Evrensel Pazar‘da yayınlanmıştır.

Yorum yok

Arşivi Görüntüle

Powered by WordPress